ZİLHİCCE AYI ve HAC İBADETİNİN ÖNEMİ

Geri Dön


ZİLHİCCE AYI ve HAC İBADETİNİN ÖNEMİ

 

Yüce Allah ayetinde zilhiccenin ilk on gününe yemin ederek, bu on gecenin faziletini açıkça ortaya koymuştur:

 

وَالْفَجْرِ وَلَيَالٍ عَشْرٍ

 

‘’Tanyerinin ağarmasına and olsun. Zilhicce ayının ilk on gecesine and olsun… ‘’ 

 

Evet, zamanların ve mekânların hepsi bir değildir. Allah Teâlâ zamanlar içinde bazılarını diğerlerinden daha mukaddes kıldığı gibi, mekânlar içinde de bazılarını diğerlerinden daha kudsî kılmıştır.

  

Bir günün her anı aynı değerde olamaz. Bazı anlar vardır ki diğerlerinden daha üstündür. Seher vakti ile öğle vakti, Allah katında olsun, kişinin duygu dünyasında olsun aynı değildir. Gece yarılarında, herkesin derin uykulara daldığı saatlerde bazı kalplerin uyanık ve açık olmasının Allah katındaki değeri de elbette ki uyuyan kalplerden farklı olacaktır. Ayrıca, O takva sahipleri seher vakitlerinde istiğfar ederler.  Ayet-i kerimesi ve Allah Teâlâ’nın fecr ve duha vakitlerine yemin etmiş olması, bu vakitlerin özel bir öneme ve değere sahip olduğunun delili sayılmaz mı?

 

Bir yılın bütün ayları da bir değildir. Bazı aylar diğerlerinden daha mukaddestir. Onlara hürmet vaciptir. Çünkü bunu bizzat Allah Teâlâ ifade etmektedir.

 

“Şüphesiz ki Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü hürmet edilmesi gereken aylardır...”  Bu ayeti kerimede Allah Teâlâ, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarında savaşı yasaklayarak, bu ayları diğerlerinden farklı ve hürmete şayan kılıyor.

 

Veda Hutbesinde Rasulullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şu hitabe de, zamanların hepsinin bir olmadığına işaret sayılmalıdır:

 

“Ey insanlar! İçinde bulunduğunuz şu ay (Zilhicce ayı) nasıl mukaddes bir ay ise ve içinde bulunduğunuz şu gün (cuma günü) nasıl mukaddes bir gün ise...”

 

Allah Teâlâ katında mekânların da hepsi bir değildir. Bazı mekânlar vardır ki mukaddestir.

 

“Ancak şu üç mescid için yolculuk yapmaya değer. Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim şu mescidim.” hadisi de her mescidin bir olmadığına bir delildir.

 

Bazı zamanların ve bazı mekânların diğerlerine göre bu şekilde kutsanmış ve üstün kılınmış olmasının sebebi hikmeti, ömrünün kısalığı malum olan Ümmet-i Muhammed’in, az bir zamanda ve özel mekânlarda yaptığı ibadetlerle yıllarca çalışılarak kazanılabilecek büyük ecirleri elde etmesini kolaylaştırmaktır.

 

Bu da Allah Teâlâ’nın bu ümmete özel bir lütfudur. Yılın belli günlerine mahsus olan bir hac ibadetinin kişinin bütün günahlarını sildiği şeklindeki rivayet, bunun örneklerinden biridir.

 

O halde Allah Teâlâ’nın biz ümmet-i Muhammed’e lutfettiği bu kutsal zamanları ve mekânları özellikle gözetmeli, beklemeli ve değerlendirmeye çalışmalıyız. İşte onlardan biri olan Zilhicce ayı önümüzde bizden bu gayret ve muhabbeti beklemektedir.

 

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) zilhicce ayının ilk on günü hakkında şöyle buyurmuştur:

 

“Hiçbir günde yapılan amel, şu günlerde ‘Zilhiccenin on gününde’ yapılan amelden Allah Teâlâ katında daha sevimli değildir!’’

 

Sahabe-i kiram sordu:

 

‘’Allah yolunda yapılan cihad da mı ey Allah’ın Rasülü!’’

 

 Rasülullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: 

 

‘’Evet, Allah yolunda yapılan cihad bile! Ancak malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmeye çıkan, canını ve malını bu yolda kaybedenler hariçtir!” 

 

Yukarıda ki hadis, bu on günde yapılan amellerin, Allah Teâlâ katında en sevimli amellerden biri olduğunu belirtmekte, başka günlerde hangi ameller yapılırsa yapılsın bu günlerde yapılan amellerden daha sevimli olmadığını ifade etmekte ve bunlardan sadece Allah yolunda malı ve canı ile mücadele edip şehit olarak ölmeyi ayırmaktadır. Şu da bilinmelidir ki Allah Teâlâ katında en sevimli şey, fazilet bakımından en üstün olanıdır. Zilhicce ayının ilk on gününün fazilet ve bereketi ile ilgili birçok hadis vardır.

 

Zilhicce ayının onuncu günü kurban bayramı, bir gün öncesi ise arefedir. Bayram günü, arefe ve ondan önceki sekiz gün hakkında Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 

‘’Hiçbir günde yapılan amel, Allahu Teâlâ’ya zilhiccenin on gününde yapılan amelden daha sevimli değildir. O günlerde tutulan bir oruç bir yılın orucuna, o gecelerden herhangi birini ibadetle geçirmek ise Kadir gecesini ibadetle geçirmeye denktir.’’ 

 

Menkıbe

 

Hz. Âişe'den (r.anha) şöyle anlatmıştır. Şarkıcılık yapan bir genç vardı. Bu genç zilhicce ayının hilâli görüldüğünde, o günü oruçlu olarak geçirirdi. Onun bu hali Resûlullah'a (sallallâhü aleyhi ve sellem) anlatılınca Resûlullah birini göndererek onu yanına çağırdı ve,

 

Seni bu günlerde oruç tutmaya sevk eden şey nedir? diye sordu. Genç,

 

Yâ Resûlallah, anam babam size feda olsun. Bu günler zilhiccenin ilk on günü ve hac günleridir. Umulur ki (tuttuğum oruç sayesinde) Allah Teâlâ beni de onların dualarına ortak eder, dedi.

 

Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu gence şöyle dedi:

 

Senin bu günlerde tuttuğun her günlük oruç için yüz köle azat etme, yüz deve kurban kesme ve Allah yolunda binilecek yüz atı sadaka olarak verme sevabı vardır.

 

Tevriye günü (arife gününden bir gün öncesi) geldiğinde ise tutacağın her günlük oruç için bin köle azat etme, bin deve kurban kesme ve Allah yolunda binilecek bin atı sadaka olarak verme sevabı vardır.

 

Arife günü olduğunda ise tutacağın her günlük oruç için iki bin köle azat etme, iki bin deve kurban kesme ve Allah yolunda binilecek iki bin atı sadaka olarak verme sevabı vardır.

 

Arife günü orucu, biri geçmiş biri de gelecek olan iki senelik orucun sevabına denktir.

 

Said b. Cübeyr Rahimehüllah Bu on gecelerde lambalarınızı söndürmeyin" derdi ve hizmetçisine dahi uyanık kalmasını emrederdi. O gecelerde yapılacak ibadeti de ona hoşça anlatır, sevdirmeye çalışırdı.


       Denilmiştir ki: Bir kimse, bu on günleri değerlendirir ise, Allah Teâlâ o kişiye on ikramda bulunur. Şöyle ki:


     1- Ömrü uğurlu ve bereketli olur.

     2- Malında bereket olur, artar.

     3- Allah Teâlâ onun çoluk çocuğunu korur.

     4- Günahlarına kefaret olur.

     5- Yaptığı iyiliklere kat kat sevap alır.

     6- Ölüm halini kolay eder.

     7- Kabrindeki karanlık günlerine aydınlık verir.

     8- Mizanında iyilik tarafını ağır bastırır.

     9- Ahirette düşük hallerden, rezil ve zelil olmaktan kurtarır.

    10- Cennetteki derecelerini yükseltir.

       Zilhiccenin ilk on günü oruç tutmak, gecelerini ibadetle geçirmek ve bugünlerde çokça yüce Allah’ı zikretmekle ilgili hadisler vardır.

 

Hz. Hafsa (r.anha) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle nakledilmiştir: ‘’Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem), zilhiccenin ilk on günü, aşure günü ve her aydan üç gün oruç tutmayı terk etmezdi.’’
 

Menkıbe

 

Rivayet edilir ki Süfyân-ı Sevrî (k.s) hazretleri şöyle anlatmıştır:

 

Basra’da zilhicce ayının gecelerinden birinde Müslümanların kabirlerini dolaşıyordum.

 

Dolaşırken adamın birinin kabrinden nurların yükseldiğini gördüm; oturdum ve tefekkür etmeye başladım. O sırada yüksek bir sesle bana seslenildi:

 

‘’Ey süfyân! Sen de zilhicce aynının ilk on gününde oruç tutmaya devam edersen, sana da bu nurdan verilir.’’ 

 

İbn Ömer (r.a) ve Ebû Hüreyre (r.a) zilhiccenin ilk on gününde sokağa, çarşıya çıkarlar, sesli bir şekilde tekbir getirirler ve insanlar da onların tekbirine katılarak tekbir getirmeye başlarlardı.

 

Yüce Allah, müminlere beytini ziyaret etmeyi farz kılmıştır; ancak bunu herkesin her sene yapamayacağını bildiği için bu hükmü sadece güçleri yetenlere vermiş ve bunun, ömürde sadece bir kere yapılmasını emretmiştir. Böylece zilhicce ayının ilk on gününün faziletini hem hacca gidenler hem de gidemeyenler için ortak yapmıştır. O halde kim o sene hacca gidemezse, bu on günü çok iyi değerlendirmelidir. 

 

Ebü'd-Derdâ (r.a) demiştir ki: "Zilhiccenin ilk on günü oruç tutmaya gayret ediniz. Ve o günlerde çokça dua ediniz, istiğfar ediniz ve sadaka veriniz. Çünkü ben Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) bir defasında şöyle dediğini işittim: 'Zilhiccenin ilk on gününün hayrından mahrum kalana yazıklar olsun! Özellikle dokuzuncu günü (arife) oruçlu geçirmeye gayret ediniz. Zira o günde hiç kimsenin sayamayacağı kadar hayırlar vardır.’ ‘’ 

 

Zilhiccenin ilk on gününde, bilindiği gibi, hacıların Arafat’a çıktığı arefe günü vardır. Arefe günü ise dünya günlerinin en faziletli olanıdır. Bugünün faziletini bize öğreten Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in şu kelamlarıdır:

 

‘’Arefe gününden daha değerli bir gün yoktur.’’ 

 

"Arefe günü tutulan oruç, (sevap yönünden) iki senelik oruca denktir. Aşure günü tutulan oruç ise (sevap yönünden) bir senelik oruca denktir." 

 

“Kim terviye günü oruç tutarsa, Allah Teâlâ o kişiye Eyyüb (a.s)’ın sabrına karşılık aldığı sevap kadar sevap verir!” 

 

“Arefe günü gelince Allah Teâlâ rahmetini yayar. Hiçbir günde, o günde olduğu kadar cehennemden azat edilen olmaz. Arefe gününde kim Allah Teâlâ’dan dünya veya ahiret hacetini isterse, Cenab-ı Hak bu dileği yerine getirir. Arefe günü oruç tutmak, geçmiş bir senenin ve gelecek bir senenin günahlarına kefarettir.” 

 

Geçmiş bir yılın günahlarının bağışlanması anlaşılmaktadır. Ancak  gelecek bir yılın günahlarının bağışlanması nasıl anlaşılmalıdır? Bu konuda, o kimsenin  gelecek bir yıl içinde günah işlemesi engellenir, şeklinde yorum getirenler olmuştur. Bu ifadeyi,  geçmiş yılda olduğu gibi o yıl içinde  de  günahlar  işlendikten sonra bağışlanır, şeklinde anlayanlar da vardır.

 

Hadisi şerifi şöyle tefsir eden alimlerde vardırr: Arefe günü oruç tutan kimseye geçmiş ve gelecek birer yıllık günahlarına kefaret olmaya yetecek kadar sevap ve rahmet verilir. Bu mana, hadisin vermek istediği müjdeye  daha uygun düşmektedir.

 

Aslında günahların nasıl bağışlanacağı değil, müslümanın arefe gününde Allah rızası için tutacağı oruç sebebiyle iki yıllık günah yükünden arınacağı müjdesi önemlidir. Arınmanın şekli neticeyi değiştirmez. Bizim için de önemli olan neticedir. 

 

Arefe gününün daha birçok fazileti vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

 

1 – O gün dini ve yüce Allah’ın nimetlerinin tamamlandığı günüdür.

 

2 – O gün Müslümanların bayram günlerinden biridir.

 

3 – Enes b. Mâlik’ten (r.a.) arefe gününün fazilette 10.000 güne denk olduğu rivayet edilmiştir.

 

4 – Hacda olmayanlar için o gün oruç tutmak iki senenin günahını temizler.

 

5 – Bugünde azalarını günahtan koruyan kimsenin günahlarının affolunacağı rivayet edilmiştir. 

 

İslam’ın şartlarından biri olan Hac ibadetinin Zilhicce ayında yapılması, hacıların Arefe günü Arafat’a çıkıp vakfeye durması da bu ayın önemini arttıran en önemli sebeplerdendir.

 

Bilindiği üzere Hac ibadetinin vakti Ramazan Bayramı’nın birinci günü olan Şevval ayında başlar. Ve onu takip eden Zilkâde ayı ile Zilhicce ayının ilk on gününü içine alır. Bu zaman dilimi toplam yetmiş gündür.

 

Hac, Mekke-i Mükerreme’de bulunan Kâbe-i Muazzama’ya ibadet niyetiyle gitmek ve orada belirli fiilleri yapmaya niyetlenmektir.

 

Belirlenmiş bu fiiller ihram giymek, Kâbe’yi tavaf etmek, Arafat ve Müzdelife’de vakfe yapmak, sâ’y yapmak ve şeytan taşlamaktır.

 

Hac ibadeti, hicretin dokuzuncu yılında farz kılınmıştır. Rabbimiz Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Orada (Mescid’i Haram’da) apaçık âyetler (işâretler) var. Ve İbrâhim’in makamı var. Oraya giren emniyette olur. Güç yetirenlerin o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de bu hakkı tanımazsa bilmiş olsun ki Allah’ın buna ihtiyacı yoktur. Ve O, bütün âlemlerden müstağnîdir.” 

 

Âyeti kerîme meâllerinde de açıkça görüldüğü gibi hac, kadın-erkek her Müslümana farz kılınmıştır.

 

Ayet-i Kerimenin tefsirinde ise Elmalılı Hamdi Yazır (r.ah) şöyle buyurmuştur:

 

(Onda) o muazzam beytullahta tacil; alâmetler vardır. Onun kutsi bir mabet olduğuna acık deliller vardır. Ona suikasitte bulunan fil ordusu gibi zorbalar ilâhî kahra uğramışlardır.

 

Asırlardan beri onun üstünden kuşlar uçup gitmezler, ona tazim için etrafında dolaşırlar. Onda Hazret-i (İbrahim'in makamı vardır) Kabe-i muazzama’yı inşa ederken üzerine bastığı taşta mübarek ayaklarının izleri bulunup halen ziyaret edilmektedir. Bununla beraber Beytullah'ı halisane bir surette ziyaret edenler, âhiret azabından emân bulmuş olurlar. Elverir ki, bilahara mesuliyeti gerektiren bir harekette bulunmasınlar. 

 

Nüzhetü’l Mecalis” adlı eserde nakledildiğine göre İmam-ı Nevevî (r.ah.) şöyle diyor:

 

Ayet-i kerimede şeytan; Muhakkak müminlerin doğru yollarına oturup onları saptırırım diyor. Doğru yoldan saptırmak, ben ne yapıp edip onların haccına mâni olurum, demektir.

 

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: Kim kendisini Beytullah’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse o kimsenin Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur!

 

Şu halde, bir Müslüman meşru bir mazereti yokken hacca gitmemezlik edemez, aksi halde sorumlu olur.

 

Hadis âlimleri Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur! ifadesini, Yahudi veya Hıristiyan olur şeklinde değil, hacca gitmeyenler, onlar kadar kötü duruma düşmüş olur ve bu şekilde ölen kimse dininin güzelliğini kaybetmiş olur, şeklinde açıklamışlardır. Haccı terk edenlerin Ehl-i Kitab’a benzetilmeleri, onların da kitaplarıyla amel etmemelerinden ileri gelir.

 

İbnu Abbas (r.a.) anlatır: “Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: Kim hac yapmak isterse acele etsin. Çünkü olur ki insan hastalanır (bineği) kaybolur, (gitmeye mani) bir iş zuhur eder.

 

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu ibadet için acele davranmamız gerektiğini ifade eder. Zira hac, hem mal hem de bedenen yapılan ibadettir. Yorgunluğu fazladır, meşakkati çoktur, zaman alan bir ibadettir. Hiçbir ibadette bu kadar yorgunluk, meşakkat ve imtihan yoktur.

 

Haccın pek çok faydaları vardır. En başta kişinin günahlarının bağışlanmasını sağlar. Yukarıda geçen hadisi şerifte belirtildiği gibi, bir kimse haccederken kötü söz söylemez ve günaha dalmamak için azami gayret gösterir ve hac ibadetini yerine getirirse, anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenmiş oluyor.

 

Yaptığımız her ibadette zalim nefsin arzusunu engelleyecek ilâhi bir şart vardır elbette. Hac ibadetindeki şart ise günah işlememektir. Bu günahlar kitaplarımızda bellidir. Haccın güzelce yapılabilmesi için bu şarttır. Bunun için de hacca gitmeden bütün günah çeşitlerine tövbe etmek gerekir. Hacca tövbekâr olarak gidilmelidir. Ayrıca arkasında kul hakları bırakmamalıdır.

 

Menkıbe

 

Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri (k.s) anlatıyor. “Bir genç gördüm, tavaf edip bekliyordu. Ne beklediğini sordum:

 

-Beratımı (kabul belgesi) bekliyorum, dedi. Nasıl olacağını sordum:

 

 -Bekle ve gör, dedi.

 

Bekledim. Semadan nurânî yeşil bir kâğıt indi, gencin eteğine düşüverdi. Genç o kâğıdı okudu ve tebessüm etti. Bana:

 

-Haccımın kabul olunduğunun beratını aldım, artık memleketime dönebilirim, dedi.

 

Çünkü o genç, Allah’ın huzurundaki edebe riayet etmişti. Bizim için anlaşılması güç ama ehline kolay olan pek çok manevi güzelliklere şahit olabiliyordu.

 

Hacca gidenin ahlâk-ı hamîdesi ve edebi artar. Çeşitli sebeplerle hacca gidemeyenlerin ise iştiyak ve muhabbeti çoğalır, gidenler tekrar gitmek ister.

 

Hac ibadetinin yapıldığı yerler hakikaten kutsal topraklardır. Oraların ayrı bir manevi güzelliği ve hazzı vardır. Bir de bu güzellikler, edepler, faziletler ve elde edilmesi gereken manevi kemâlat ile bütünleşirse çok daha tesirli olur.

 

Zira edebine uygun yapılan bir amel eksik de yapılsa Allahu Teâlâ onu kabul eder. Ama edebine uymadan yapılan ibadet, güzel bir ibadet olsa da ibadet noksan kalır.

 

Rasûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: Bir kimse haccederken kötü söz söylemez ve günaha saplanmazsa anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenmiş olur.

 

Hacda itişip kakışmak bunun için yasak, kötü söz sarf etmek yapacağımız salih ameli zedeliyor hatta yok ediyor. Ne yazık ki bu hassasiyete dikkat etmeyenler, hac esnasında boks maçındaymış gibi birbirlerini itip kakıyorlar. O zaman hac ibadeti de bizim ruhumuza tesir etmiyor!

 

Rasûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir keresinde Hz. Ömer’e şöyle buyurdu: Ey Ömer, sen güçlü kuvvetli bir kimsesin. Hacerü’l-Esved’i istilâm ederken zayıfları ezebilirsin. Bu yüzden dikkat et. Orayı tenha görürsen istilâm et. Aksi takdirde tekbir getir ve onu uzaktan selama.

 

Hadisten de açıkça anlaşıldığı gibi Kâbe’yi tavaf ederken olsun, Hacerü’l Esved’i selamlarken olsun, asla, insanlara eziyet vermek doğru değildir.

      

Büyük müctehit imamlardan Süfyan es-Sevrî hazretleri, çirkin ve kaba sözler konuşarak ağız taşkınlığı yapanların haccının fasit olacağını söylemiştir.

 

Son devrin din âlimlerinden merhum Gönenli Mehmet Efendi hazretleri de (k.s) hacca giden bir müridine şunları tavsiye etmiştir:

 

“Sen hacca giderken, güzel hac yapacağım, diye gitme. Senin gücün fısk, rafes ve cidalden kurtulmaya yetmez. Ümmet-i Muhammed’e iyilik yapmaya, dertlilerine derman olmaya, borçlulara yardım etmeye, sıkıntıda olanın sıkıntısını gidermeye, kayıpları bulmaya, geçimsizlere nasihat etmeye, hac ibadetini nasıl yapacağını bilmeyenlere haccı öğretmek, bu hususta hizmetler görebilmek, niyetiyle gidersen ümmet-i Muhammede olan şefkatinden dolayı Allah senin haccını kabul eder, inşaallah.”

 

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 

“Hac ve umre yapanlar, Allahü Teâlâ’nın misafirleridir. Dua ettikleri vakit Allah onların dualarını kabul eder. Bağışlanma dilediklerinde, onları affeder.” 

 

Menkıbe

 

Ali İbnü’l Muvaffak ismindeki veli zat, altmış defa hacca gitmiş ve bir gün:

 

-Bu kadar hac yaptım, acaba kabul oldu mu? diye Hicr’de oturmuş, düşünmekteymiş.

 

Böyle düşünürken bir ara uyuyakalmış ve bir rüya görmüş. Rüyasında birisi ona hitaben soruyor:

 

- Ey İbnü’l Muvaffak! Sen, evine seni sevmeyenleri davet eder misin?!..

 

Rüyadan uyanmış ve vesvesesinin gitmiş olduğunu hissetmiştir. 

 

Hac ibadeti, kul hakkı dışında kalan bütün günahların affedilmesini sağlar, nefsi temizler, imanı kuvvetlendirir. Mahşer gününü hatırlatır. İnsanların tövbe etmesine vesile olur. Ölümü düşündürür. Hac, mümine İslâm’ın muhteşem güzelliğini gösterir. Öte yandan yolculuk sebebiyle insanı sabra alıştırır. Allah’ın nimetlerine şükretmenin kapısını aralar.

 

İslam’ın beş şartından biri olan hac ibadetine riya ve gösteriş karıştırılmamalıdır. İnsanlar hacı desinler, övsünler, sevsinler gibi niyetler amellerin sevabını zayi eder.

 

Menkıbe

 

Gavsı Sânî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

 

“Adamın biri on iki defa hacca gitmiş. Her gidişinde bir ibrik götürmüş ve o ibriği zemzemle doldurarak evine dönmüş. Evine ziyarete gelenlere zemzem ikram etmesi için hanımına seslenirmiş:

 

- Hanım, yedinci götürdüğüm ibrikten zemzem getir!...On birinci götürdüğüm ibrikten zemzem getir!..diye.

 

İşte bu adam hac yapmamış ama ibrikleri hacı olmuştur.”

 

Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: Küçüğün, büyüğün, zayıfın, kadının cihadı hacc ve umredir.

 

Hac ve umre cihatla kıyaslanarak bu ibadetlerin zorluğu ve mücadele gerektiği anlaşılmaktadır. Birine “Savaşa gideceksin” dense nasıl hazırlık yapar, muhtemel zorluklara zihnen ve bedenen hazır olur, yatıp uyumayacağını, keyif sürmeyeceğini bilir. Aynı şekilde hac ve umreye giden de böyle hazırlıklı olmalıdır.

 

Hadiste haccın cihad olarak vasıflanması, hacda karşılaşılan meşakkatler sebebiyle bir nevi nefis mücadelesi yapılmasındandır.

 

Şu halde, bu mübarek beldeye giden Müslümanlar kimin huzurunda ağırlanmakta olduklarını iyi düşünmeliler. Bu beldeler Allah’ın sofrası olduğu için, orada türlü türlü nimetler vardır. Bu nimetlerin her biri üstündür. Karşılığı çok büyüktür.

 

Şeyh Ebü’l-Abbas el-Mürsî hazretleri (k.s) şöyle buyurmuştur:Mekke’ye varmaktan maksat Kâbe’yi görmek olmamalıdır. Asıl gaye, Kâbe’nin sahibi olmalıdır.

 

İmam-ı Şârânî hazretleri ise; Allahu Teâlâ, hiç bir şeyle keffâret olunmayacak kadar büyük olan günahların affı için haccı vesile kılmıştır diyor. 

 

Her ibadete nefis ve şeytan karışmak ister. Eğer, bunlar karıştırılmadan yapılabiliyorsa ibadetlerin sevabı çok büyük olur. Bilinmelidir ki hac, turistik bir gezi değildir. Benzetme yapılırsa günah yıkayan bir ibadettir, denilebilir.

 

İnsanların en günahkârı, Arafat’da vakfe yaptığı halde kendisinin affedilmediğini zanneden kimsedir. Günahlar içinde bir bölümü vardır ki Arafat vakfesinden başka hiçbir şey onları temizlemez.

 

Allahu Teâlâ, Arafat’da bir kulun günahını bağışladığı vakit, aynı günahı işlemiş diğer hacıların günahlarını da bağışlar.

 

İmam Nesefî Hazretlerinin (k.s) anlattığına göre salihlerden birisi hacca gitti. Arafat’ta para kesesini unuttu. Hatırladı, geri döndü. Orada gördü ki Arafat Meydanı maymunlarla, domuzlarla dolmuş. Hayvanlar kendisine seslendiler:

 

-Korkma! Biz, siz hacıların bıraktığı günahlarız. Bizi bırakıp temiz olarak döndünüz. Para keseni de almayı unutma. Bunun üzerine para kesesini alarak geri döndü.

 

Kulluk Allah’a itaattır. Hac da kulluğun ölçüsü, kemâlatın mihenk taşıdır. Hacda uyuyup bir vakit namaz geçirilirse, haccın bütün sevabı bir namazın günahını ödemez. Bunun için namazlara çok dikkat etmek gerekir.

 

İmam-ı Gazâlî (r.ah) şöyle diyor: Hac yolcusu kendini korumalı ve dinin vecibelerini yerine getirmelidir. Haccının faziletlerini yok etmemek için çok dikkatli olmalıdır. Bilhassa uyuyacağı zaman kendini muhafaza etmelidir.’’

 

Nakledildiğine göre Şeyh Muhyiddin Arabî Hazretleri (k.s) hicri 604 senesinde Mekke’de iken Rasûlullah (s.a.v.)’i rüyasında görmüştür.

 

 Rasûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in kendisine söylediklerini şöyle anlatır: Ey bu Beyt’te olanlar, tavaf edenlere söyleyin. Her tavafın akabinde iki rekât namaz kılsınlar. Allahu Teâlâ kişinin kıldığı namazından bir melek yaratır. Ve o melek kıyamete kadar Allah’ı tesbih eder. Her türlü eksik sıfatlardan uzak olduğunu itiraf ederek Allah’ı zikreder.

 

Tüm yeryüzü mescitlerinde en faziletli olan ibadet namazdır. Beytullah’ta en faziletli amel ise tavaftır. Rasûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 

“Beytullah’a yüz yirmi rahmet iner. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara, yirmisi ise Beytullah’ı seyredenleredir.” 

 

Kâbe’yi tavaf eden her hacı, onu sadece bir taş yapı olarak değil, Allahu Teâlâ’nın emir ve rıza makamı olarak görür. Buradaki bakış rastgele bir bakış değildir. Bu yüzden Beytullah’a sadece nazar edene bile, inen rahmetten nasip vardır.

 

Kâbe’yi ziyaret eden kimseye layık olan, Kâbe’ye kalp huzuru ile girmektir. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem):Kâbe’ye bakmak ibadettir buyurmuştur.

 

Muhyiddin-i Arabî hazretleri ise; ‘’Vücuduna göre kalbin ne ise, her şeyi çevreleyen arş’a göre kâbe öyledir.’’

 

Zira Allah’ın evi (Beytullah) rıza makamı, ikram mahallidir. Allahu Teâlâ’nın büyüklüğünün tecellî ettiği mekândır. Bütün insanlar orada toplanır. Hac günleri adeta mahşerî bir kalabalık oluşur.

 

Hacca gelip vefat eden peygamberlerden doksan dokuzunun Makam-ı İbrahim ile Zemzem kuyusu arasında gömülü olduğu ve yetmiş peygamberin Mina’daki mescitte namaz kıldıkları nakledilmektedir. 

    

İşte bu yüzden olmalı ki, bir hac ibadeti sırasında Gavsı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

    

‘’Kâbeyi tavaf ederken dikkatli olun, doksan dokuz peygamberin medfun olduğu bir yerde bulunuyorsunuz. İsmail Aleyhisselam ise yüzüncü peygamberdir.’’ 

   

Kıssa

 

Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz bir keresinde bir grup hacılara şöyle seslendi:

 

- Şu hacılar acele vatanlarına dönsünler!

 

Müslümanlar onun ne demek istediğini anlayamamışlardı, şöyle sordular:

 

- Ey Ömer sen ne yapıyorsun! Onlar Allah’ın misarfirleri değil mi? Hiç hacılar Beytullah’tan kovulur mu?

 

  - Hayır, onları aslında kovmuyorum. Görüyorum ki onlar, Kâbe’ye alışmışlar, Beytullah’ın huzurundaki edebi unutmuşlardır. Artık sevap kazanmaktan ziyade, kazandıklarını kaybedecekler; bu yüzden, kârları bitti, ziyana giriyorlar, sevaplarını tüketiyorlar. Hiç olmazsa en kısa zamanda dönsünler de kazandıkları sevapları kaybetmesinler, istiyorum. 

 

Said b. El-Müseyyeb hazretleri tabiinin ulularından bir velidir. Şöyle buyuruyor: Kim, Kâbe’nin Allah’ın nazargâhı olduğuna iman eder ve bu niyetle ona bakarsa, anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.

 

Yunus b. Habbab hazretleri (k.s) ise şöyle buyurmuştur: Kâbe’ye bakmak, diğer beldelerde oruçlu olup namaz kılmak gibi kişiye sevap kazandırır.

    

Meşhur müfessir Mücahid hazretleri (k.s) ise: Kâbe’ye bakmak ibadettir. Kâbe’ye girmek hayır hasenat yapmak gibidir. Kâbe’den çıkmak günahtan temizlenmektir demiştir.

 

Mekke'den sonra en faziletli belde, Hz. Peygamber’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) şehri olan Medine'dir. Amellere orada da Mekke’de olduğu gibi kat kat karşılık verir.

 

Hz. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Medine mescidinde kılınan bir rekât namaza, on bin rekât namaz kılmış gibi sevap verilir. Mescid-i Haram'da kılınan bir rekât namaza, yüz bin rekât namaz sevabı verilir. Mescid-i Aksa'da kılınan bir rekât namaza ise bin rekât namaz sevabı verilir.

 

Yine denilmiştir ki: Medine'de yapılan diğer amellerin fazileti, aynen namazın fazileti gibidir. Her bir amele bin amel karşılığı verilir.

 

Bunlardan sonra en faziletli belde Kudüs'tür. Çünkü orada kılınan bir rekât namazın fazileti, başka yerde kılınan beş yüz rekât namazın fazileti kadardır. Bütün diğer ameller de aynı şekilde beş yüz kat misliyle mükâfatlandırılır.

 

Bunların dışındaki yeryüzünün her yerindeki mescitler, fazilet açısından denktir. Şeriatın, fazileti sebebiyle teşvik ettiği başka her hangi bir yer yoktur. Bu konuda hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: Ancak üç mescit için seyahat edilir. Mescid-i Haram, Benim mescidim ve Mescid-i Aksa.

 

Medine-i Münevvere denince ilk akla gelen, hiç şüphesiz Mescid-i Nebevî’dir. Zira âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’ın kabr-i şerifinin bulunduğu mekân burasıdır. Hacca veya umreye gidenlerimiz bilirler; Mescid-i Nebevî ziyaret edilmeden geri dönülmez. Bu ziyaretin birçok sebebi vardır. Düşünülürse, bütün sebepler O’nun şefaatine ulaşabilme arzusunda birleşir. 

 

Sevgili Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

 

“Kim ki Beyt-i Şerifi haccedip sonra beni ziyaret etmezse, bana cefa etmiş olur” 

 

“Kim kabrimi ziyaret ederse, ona şefaat etmek bana vacip olur.” 

 

“Muhakkak İbrahim (a.s.) Mekke’yi harem etti, halkına dua etti. (Ben de İbrahim’in (a.s.) Mekke’yi mübarek kılması gibi ve Mekke’ye dua etmesi gibi, Medine’ye dua ediyor ve bereket diliyorum)..” 

 

Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: Bu ümmet, şu haram yerlere hakkı olduğu hürmeti gösterdiği müddetçe hayır üzere devam eder. Bu hürmete riayet etmediler mi helâk olurlar.

 

Kısacası; bugünleri bir fırsat ve ganimet olarak görmeliyiz. Bugünlerin yerini tutacak, onların yerini dolduracak başka bir zaman yoktur. Ölüm kapımızı çalmadan, fırsatlar elden kaçmadan, pişmanlık ateşiyle yanmadan önce kendimize gelelim ve sonbahar yaprakları gibi ölüm rüzgârları ile yere dökülmeden önce acele edelim. Unutmayalım ki hayır işlerde acele etmek gerekir. Bu mübarek ay ve geceleri idrak etmek ve değerlendirmek ne kadar büyük bir nimet ise, kaçırmak da aynı derecede büyük bir gaflet değil midir?

 

Hacca giden kardeşlerimiz bugünlerde ihrama giriyor, beyti tavaf ediyor, yüce Allah’ı tesbih ediyor, O’nu yüceltiyor, tehliller getiriyor, O’na hamd ederek, O’nu övüyorlar. Unutmayın! Bir özür nedeniyle ibadetten geri kalanlar, o ibadeti yapanlara gönülleriyle katılırsa sevapta onlara ortak olurlar. Bedeni Hac’da gönlü vatanında olmak çok şey kazandırmaz; fakat bir özrü sebebiyle bedeni vatanında olup kalbi ve gönlü Kâbe’de olanın elde edeceği feyz ve sevap daha çoktur.

 

Allah Teâlâ sadatların himmet ve bereketiyle bu mübarek gün ve geceleri en güzel şekliyle değerlendirmeyi, kutsal beldeleri ziyaret etmeyi, azami derecede hürmet ve edeb göstermeyi, hac farizasını yerine getirmeyi, bu müjdelere nail olmayı, Bir Allah dostunun gönül Kâbe’sinde yer almayı cümlemize nasip eylesin. Âmîn,

 

 

 

 


ilan_images/1473058667_zilhicce_ayi.jpg