EMRİ BİL MARUF NEHYİ MÜNKER

Geri Dön


Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yani iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma, içinde yaşanılan asrın şartlarına göre yapılış keyfiyeti farklılık arz etse de, inanan insanların ifa ve icra etmesi gereken bir vecibe ve ilkedir. Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i anil münkere günümüzde her devirden daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır. Bu hususta ne kadar çalışma yapılsa yerindedir.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm vb. disiplinlerle mukayese edildiğinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerle ilgili müstakil olarak yazılmış pek az esere rastlamaktayız. Bunların en hacimlisi, Doktora tezi olarak birinci cüz’ünü meslektaşım Suriyeli Muhammed Nur er-Rahvan’ın; ikinci cüz’ünü de bizim tahkik ve tahlilini yaptığımız Abdurrahman b. Davud el-Hanbeli’ye ait el-Kenzü’l-Ekber fi’l-Emri bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyi ani’l-Münker adlı iki yüz varakı aşkın elyazma eserdir.1

Her ne kadar bu konuda yazılan mezkur eserler ve çalışmalar karşısında bizim bu konuya temasımız ilam-ı malum kabilinden sayılsa da çam sakızı çoban armağanı nev’inden ve önemine binaen bu konuda bir makale yazmayı uygun bulduk. Ancak oldukça geniş olan bu konuyu bütün detaylarıyla ele alacak değiliz. Biz burada sadece emir ve nehyin sözlük ve terim anlamlarına, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin dindeki yerine, önemine, ihmalinde başımıza gelebilecek kötü sonuçlara temas etmeye çalışacağız.

1. Emir, Nehiy, Ma’ruf ve Münkerin Anlamları 

Emir sözlükte nehyin zıddı olup, bir şeyin yapılmasını talep etmek demektir (İbn Manzur, Lisan, 4: 26-27; Tehanevi, Keşşaf, 1: 68). Nehiy ise, bir şeyden men etmek, alıkoymak ve yapılmamasını istemektir (Isfehani, Müfredat, s. 528-529; İbn Manzur, a.g.e., 15: 343-344).

Ma’ruf, münkerin zıddıdır. İslâm öncesi câhiliye döneminde bir eylem kabile geleneklerine uygun düşüyorsa ma’ruf; bu geleneklere ters düşüyorsa münker sayılırdı. İslâmi ölçülerle uyuşması şartıyla örf denen bu eylemler, İslâmi dönemde de devam ettirilmiş, hatta daha sonraları bu, usul kitaplarında “bizden öncekilerin şer’i/örf ve geleneği -Kur’ân ve Sünnete aykırı olmamak şartıylabizim de şer’imizdir” şeklinde kaideleştirilmiş ve formüle edilmiştir. Bunlar daha çok edep, hikmet ve ahlâka ilişkin hususlardı.

Ancak bilhassa kelâm tartışmalarının başlamasıyla ma'rûf ve münker, akıl ve şeriat ölçülerine göre tanımlanmaya ve tesbit edilmeye başlanmıştır. Nitekim Mutezile âlimlerinin çoğunluğu, hüsn/güzellik ve kubh/çirkinlik anlayışlarının sonucu olarak ma’rufu aklın iyi gördüğü, münkeri de aklın çirkin ve sakıncalı gördüğü şey olarak görmüşler, şeriatın sadece aklın tesbitini desteklemekten ve irşaddan ibaret olduğunu ifade etmişlerdir (Abdülcebbar, Şerhu’l-Usul, s. 141, 595; Cürcani, Şerhu’l-Mevakıf, s. 298). Eş’arilere ve Selefilere göre ise ma’ruf, şeriatın iyi ve güzel olarak kabul ettiği şey; münker de şeriatın kötü ve çirkin gördüğü şeydir (Gazali, İhya, 2: 324; İbnü’l-Esir, en-Nihaye, 3: 216, 5: 115). Ancak bu tanımların ma’ruf ve münkerin uzun tarihi geçmişe dayalı çok yönlü anlamlarını daralttığı görülmektedir (Çağrıcı, Emir bi’l-Ma’ruf Nehiy ani’l-münker, D.İ.A., 11: 139). Bu nedenledir ki, ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu ma’ruf ve münkeri tanımlarken sadece akla veya sadece şeriata/nakle değil, her ikisine birden vurgu yapmaktadırlar. Mesela Ragıb el-Isfehani’nin “Ma’ruf, güzelliği akıl ve şeriatla bilinen eylemlere verilen bir isimdir. Münker ise, aklın ve şeriatın benimsemediği, yadırgadığı şeydir” (Isfehani, s. 343) şeklindeki tanımı buna bariz bir örnektir.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ma’ruf ve münkerin tanımında yer alan akıldan kasıt, selim ve sağlıklı akıldır. Nitekim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ma’rufu “Allah’ın kitabında ve kendini bilir akıllılar nezdinde yapılması lazım ve varlığı yokluğundan hayırlı olduğu bilinen güzel bir fiil” (Yazır, 1960, 4: 2357) olarak tanımlar. “Kendini bilir akıllılar” kaydı hiç şüphesiz selim aklı nazara vermektedir. Nitekim Isfehani kitabının başka bir yerinde münkeri şöyle tanımlar: “Münker, selim aklın çirkinliğine hükmettiği veya çirkin ve güzel görmekte akılların duraksayıp, çirkinliğine şeriatın karar verdiği her bir eylemdir” (İsfehani, s. 526).

Ma’ruf ve münker kelimelerinin iştikakına/çıktığı köke bakıldığında tanımda sadece aklı ve şeriatı değil, bunların yanı sıra insan tabiatına/fıtratına ve selim kalbe de yer verilmesi daha uygun düşmektedir. Zira ma’ruf, alametleriyle tanınan ve bilinen şey anlamına gelmektedir ki, bu da insanın fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise, fıtratın kabul etmeyip ret ve inkar ettiği, içine sindiremediği, beğenmediği ve benimsemediği şeylerdir. Nitekim Kasimi, Reşid Rıza ve daha başka tefsirciler bu kayıtları dikkate alarak ma’ruf ve münkerin tanımını yaparlar. Kasimi’ye göre ma’ruf, selim tabiatın bildiği ve kerih görmediği, nefsin iyi görüp, aklın ve dinin kabul ettiği (Kasimi, 1878, 4: 176); Reşid Rıza’ya göre ise ma’ruf, selim aklın güzelliğini tanıdığı, faydalı, fıtrat ve maslahata uyduğundan temiz kalplerin kendisiyle sevinç duyduğu şeydir. Reşit Rıza münkeri de selim aklın benimsemediği ve kendisinden kalplerin nefret edip yüz çevirdiği şey olarak tanımlar (Reşit Rıza, 1990, 10: 534. ).

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, günümüzde kimilerinin, Mu’tezile’nin Kur’ân’da vurgulanan ma’ruf ve münker veya güzellik ve çirkinlik prensiplerinin yegane ölçüsünün ve objektif kriterinin akıl olduğunu ileri sürerek bu ilkenin kullanım alanını insanların akıllarına ve tecrübelerine sunarak genişletmiş ve evrenselleştirmiş olduğu görüşünü benimsemesi, Kur’ân’ın akla ve teafekküre verdiği önem ve değeri buna gerekçe göstermesi, aklı her zaman ön plana geçirdiğini ve Mu’tezile’nin dışındaki ekollerin bu kriterleri geniş tutmadığını ileri sürmesi kanaatimizce gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır.

İslâm’ın akla ve tefekküre verdiği değer ve önem tartışılmaz. Ancak ma’ruf ve münkerin veya iyilik ve kötülüğün/ güzellik ve çirkinliğin tesbitinde yegane kriterin akıl olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Aynı zamanda bu durum, birtakım çıkmazları hatta psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirir. Nitekim oldukça önem arz eden bu hususu Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri vesvesenin çeşitli yönlerini izah ederken ele alır. Bu tür itizali düşüncenin hem ne tür bir vesvese olduğunu hem de bu görüşe sahip olanların ibadetler açısından nasıl bir durumla karşılaştığını belirtir. Akabinden de yapılması gereken tavsiyelerini zikreder. O, bu konuda kısmen sadeleştirdiğimiz sözlerinde şu ifadelere yer verir:

“Amelin en iyi şeklini araştırmaktan meydana gelen bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla şiddetlendikçe, durum daha da güçleşir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha iyisini ararken harama düşer. Bazen bir sünneti yerine getirme çabası, bir vâcibi terk ettirir. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var:

Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Mu’tezile mezhebine mensup olanlara layıktır. Çünkü onlar şöyle derler: “Görev ve sorumluluk sebebi olan fiiller ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü/güzelliği var sonra o hüsne binâen emredilmiş veya kubhu/çirkinliği var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hâkikat nokta-i nazarında olan güzellik ve çirkinlik zâtîdir; Allah’ın emretmesi ve nehyetmesi/yasaklaması ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insana her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim işin aslındaki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeyi emreder, sonra güzel olur; nehyeder, sonra çirkin olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik gerçekleşir. Güzellik ve çirkinlik, mükellefin bilgi sahibi olmasına bakar ve ona göre karar bulur. Şu güzellik ve çirkinlik ise, görünüşteki ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini bozacak bir sebep, işin aslında varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem güzeldir. Mûtezile der: “Hakikatte çirkindir ve bozulmuştur. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre şeriatın zahirine uygun olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe/kendini beğenmeye ve gurura girme.” (Nursi, Sözler, 1958, s. 287-288).

2. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Dindeki Yeri

Dinde önemli bir yer ihraz eden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan oluşan deliller, bu görevin farz olduğunu teyit eder. Meselâ Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde şöyle buyrulur:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104)
Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır:

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“(Lokman oğluna nasihat ederken dedi ki): Evlâdım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokman, 31/17)

Birinci âyetteki ( ولتكن ), ikinci âyetteki ( وأمر ) ve ( وانه ) fiilleri, emir kipiyle gelmiş olduklarından vücup ifade eder.

Hz. Peygamber’in “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir kötülük görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. (El ile düzeltme yetkisi devletin yetkisi içindedir. Yoksa herkes eliyle düzeltmeye kalkarsa kaos olur.) Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı da imanın en zayıf mertebesidir.” hadisiyle, iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışmanın önemine dâir zikretmiş olduğumuz “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir” hadisi ve daha başka hadisler de mezkûr âyetlerin hükümlerini teyit etmektedir (Geniş bilgi için bkz. Cessas, Ahkamü’l-Kur’ân, 2: 316; Gazali, İhya. 2: 306 vd.).

İcmâa gelince, İslâm’ın ilk asrında ve müteâkip asırlarda gelen bütün âlimler, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani- ’l-münkeri dinin temel prensiplerinden saymışlar, tavsiye etmişler ve bu görevi ifa etmeyeni kınamışlardır.

Farz olduğu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sübut bulan bu ilkenin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâf, âlimlerin âyetlerde geçen bazı lafızları farklı yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ ( ولتكن منكم أمة ) cümleciğindeki ( من ) harf-i cerrinin “teb’îz” (cüz’îlik) için olduğunu söyleyen âlimler, bu görevin muayyen bir topluluğa tahsis edildiğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla bu gruba göre emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker farz-ı kifâyedir. Cenaze namazında olduğu gibi bir kısım insanların bu görevi ifa etmesiyle diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer.

Âlimlerden bazısına göre ise âyette geçen ( من ) harf-i cerri teb’îz için değil, tebyîn içindir. Dolayısıyla bu görevi insanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğer insanlardan sorumluluk düşmez.

Bu her iki grubun da ileri sürdükleri bazı deliller vardır. Meselâ bunlardan birinci grubun delilleri şöyledir:

من) . 1 )’in teb’îz için olmasının faydası, emr-i bi’l-ma’- ruf ve nehy-i ani’l-münkere gücü yetmeyen hasta, kadın ve âciz vb. kimselerin bu yükümlülükten muaf tutulmalarına işarettir.

2. Bu yükümlülük, toplumda sadece âlimlere mahsustur. Zira âlimler, diğer insanlara nisbetle hayrı-şerri, iyiyikötüyü daha iyi bilirler ve bunları birbirinden ayırt etme yeteneğine sahiptirler.

İkinci grubun görüşlerini ise şöyle özetlemek mümkündür:

a. Yüce Allah “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” derken من) ) harf-i cerrini kullanmamıştır. Dolayısıyla bütün ümmeti bu görevle yükümlü tutmuştur. Ayrıca hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Kim iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışırsa o Allah’ın, Allah Resulü’nün ve Allah’ın kitabının halifesidir.” (Deylemi, el-Firdevs, 3: 586).

b. Hadiste her mükellefe ya eliyle, ya diliyle ya da kalbiyle iyiliği yayıp kötülükten men etmesi emredilmiştir (Her iki grubun da görüş ve delilleri için bkz. Cessas, 2: 315; Sealebi, el-Cevahir 1: 297-298; Alusi, Ruhu’l-Meani, 4: 21-22).

Cumhurun görüşü, bu görevin farz-ı kifâye olduğu yönündedir. Böyle de olsa İslâm ümmetinden bir grubun bu görevi mutlaka yerine getirmesi gerekir. Ancak bu sayede müslümanlar arasında öğütleşme, birbirlerini aydınlatma ve irşat etme gibi önemli hususlar gerçekleşir ve yine bu sayede İslâm toplumunda bir bütünlük meydana gelir. Toplum; günah, bozgunculuk ve kötülüklerden temizlenir. Bu görevin yerine getirilmemesi durumunda ise, ne ibâdetler korunabilir, ne hükümler uygulanabilir ve ne de muâmelâtta dinin hâkimiyeti söz konusu olabilir.

Her ne kadar cumhur, Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin farz-ı kifâye olduğu yönünde görüş belirtmiş ise de, Bediuzzaman Said Nursi Hazretlerine göre günümüzde bu önemli vazife farz-ı ayndır. Onun “Şehit velidir. Cihad farz-ı kifaye iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir” (Nursi, Hutbe-i Şamiye, 1960, s. 130) şeklindeki ifadesi, bu görevin farz-ı ayn olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.

Cihadın en önemli kısmı emri bil-ma’ruf nehy-i anilmünkerdir. Bediüzzaman bu görevin önceden farz-ı kifaye olduğunu ifade ediyor ama içinde yaşadığımız şartlarda bunun farz-ı ayın olması gerektiğine dikkat çekiyor.

“Bu vazife her ne kadar ‘müeyyidat’tan sayılmışsa da, günümüzde kazandığı farzlar ötesi farz keyfiyetiyle, her mü’mine terettüp etmektedir” (M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, 2: 197) diyen M. Fethullah Gülen Hocaefendi de hem bu vazifenin farz-ı ayn olması noktasında Bediüzzaman ile aynı görüşü paylaşmakta hem de Bediüzzaman’ın “muzaaf bir farz-ı ayn” şeklindeki ifadesiyle Hocaefendi’nin “farzlar ötesi farz” sözü aynı hakikatın farklı şekillerde seslendirilmesinden ibarettir.

Her iki İslâm âliminin günümüz şartlarını dikkate alarak emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-ı ayn olduğuna dair görüşleri oldukça isabetli ve manidardır. Zira bu asırda birçok meselenin yanı sıra bu kudsi görev çok ihmale uğramış ve neme lâzımcılık oldukça yaygın hale gelmiştir. Eskilerin ifadesiyle ateş bacayı sarmakla kalmamış, ateş paçayı sarmıştır. Öyle ki, aynı anne ve babadan olma iki kardeşten birinin gayet dindar olmasına karşın, diğerinin alabildiğine dinden uzak veya ateist olduğu, bilinen gerçekler arasındadır. Bu nedenledir ki, özellikle günümüzde farz-ı ayn derecesine çıkan bu görevi inanan her insanın yerine getirmesi gerekmektedir. Bu hususta az-çok, büyük-küçük demeden herkes ne biliyorsa onu başkalarına aktarmakla yükümlüdür.

Bu görevin sadece fertlere ait olmadığını, devletin de bu görevi icra ve ifa ile yükümlü olduğunu, bunu yaparken de bu görevin usul ve adabına riayet edilmesi ve dayatmalara yer verilmemesi gerektiğini belirten M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sözlerini şu ifadelerle sürdürür:

“Fakat, bir dönemde devlet boyunduruğu yere koyarsa, i'lâ-yı kelimetullah vazifesini eda etmezse, o zaman her fert o vazifeden sorumlu olur; o vazife, bir farz-ı ayn hâline gelir. Hatta, devlet birkaç müessesesiyle o vazifenin kıyısından köşesinden tutsa bile onun hakkı tam verilemiyorsa, o zaman da bir seferberlik ânı gibi o vazife herkese terettüp eder. Mesela, günümüzde olduğu gibi, din terörle beraber zikredilir olmuşsa, din adına canlı bombalar patlatılıyor ve böylece İslâm'ın dırahşan çehresi karartılıyorsa.. din bombaların, cinayetlerin gölgesinde anlatılıyor ve dolayısıyla terörle müşterek mütâlâa ediliyorsa.. -Onun tertemiz yüzünü kana bulayanlar yerin dibine batsın.- böyle bir dönemde, doğruyu doğru üslupla ve meşru yollarla anlatmak farz-ı ayn gibi olur” (Gülen, Ümit Burcu, 151).

3. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Önemi 

Dinin payandası, umdesi, direği, en hayati dinamiklerinden biri olarak nitelendirebileceğimiz iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma mânâsını ifade eden emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, fonksiyonu itibarıyla dinde önemli bir yer ihraz etmektedir. O, İslâm medeniyetinin kurulmasında önemli temel ilkelerden biri olma özelliğini taşıdığı gibi, onsuz İslâm şeriatının varlığını sürdüremeyeceği bir ilkedir aynı zamanda. Yine onsuz namaz, oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetlerin icra ve ifası söz konusu olamaz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin böylesine hayati bir öneme sahip olduğunda İslâm ümmeti içinde ittifak vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat bu vazifeyi yerine getirilmesi gereken bir farz olarak kabul etmiş hatta Mutezile bunu usul-i hamseden/beş temel esastan saymıştır.

Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin bu görev ile gönderilmiş olmaları, özellikle de Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın, insanlığın şeref tablosu Hz. Muhammed’i tavsif ederken “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o elçiye, o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar.” (A’raf, 7/157) demek suretiyle O’nun en önemli vasıflarından birinin ümmîliği yani ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi, diğeri de iyiliğe davet etmesi ve kötülüğü önlemeye çalışması olduğunu beyan buyurması, yine bu ilkenin önemini ortaya koymaktadır.

Gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden ve bunun öneminden söz eden birçok nass vardır.

Mesela Kur’ân’da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ

“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110)

Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede Hz. Muhammed’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğu belirtilmektedir. Ancak bu hayriyyet/hayırlı olma vasfı belli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan birincisi iyiliği yaymaları, ikincisi kötülüğü önlemeye çalışmaları, üçüncüsü ise Allah’a inanmış olmalarıdır. Bunun mefhum-i muhalifine baktığımızda ortaya şu sonuç çıkar: Bu şartları haiz olmayan ümmet- i Muhammed, hayırlı ümmet olma vasfıyla nitelendirilemez. Nitekim Hz. Ömer’in bir keresinde haccederken bazı insanların hoş olmayan hareketleri karşısında “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” ayetini okuduktan sonra söylemiş olduğu şu sözleri bu gerçeği teyit etmektedir: “Kimin bu ümmetten olmak hoşuna gidiyorsa Allah’ın bu ümmet için buyurduğu şartları yerine getirsin” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, 7: 102).

Eğer ümmet-i Muhammed bu vasfın devamlı ve kalıcı olmasını, kesintiye uğramamasını istiyorsa mezkur şartları yerine getirmesi gerekir. Bu vasfın devamlılığı demek, ümmet kendi inandığı değerlerine sahip çıkmış ve muhafaza etmiş demektir. Ümmeti ümmet yapan ve ona değer kazandıran ve milletler arası muvazenede değerler üstü değer kazandıran özellik budur.

 

                                               

                                                                                 DOÇ. DR. H. HÜSEYİN TUNÇBİLEK

                                                

 

 

 

 

 

 


ilan_images/1466060084_emril.jpg