Tevazu ve kibir

Geri Dön


TEVAZU VE KİBİR

“Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

"Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, "selâm!" der (geçer)ler."

Tevazunun merkezi kalptir. Yüce Rabbini ve nefsini tanıyan kimsenin kibirli, cimri ve bencil olması mümkün değildir. Çünkü Rabbini gerçekten tanıyan kimse, maddi ve manevi bütün mülk, yetki ve şerefin O'na ait olduğunu kesin olarak anlar, bundan sonra da nefsi için ilâhî edebe uymaktan başka bir izzet ve şeref aramaz.

 

Kalpte bencillik, nefsini beğenmişlik ve kibir varken dildeki tatlı ifadeler ve yüzdeki sahte tebessümler tevazu değildir. Bu hale korkaklık veya yağcılık denir. Sonu da iz­zet değil, zillettir. Bu kimse tevazu gösterdikçe dünya malı kazanır, fakat dininden kaybeder, insanlara yaklaşır, ancak Allah Teâlâ'dan uzaklaşır. Çünkü o Allah (c.c) için değil, menfaati için tatlı konuşmakta, tebessüm etmekte, mütevazı gözükmektedir.

 

Tevazu, yüceliğin Allah’a (c.c) ait olduğunu bilip Hakk'a boyun eğmektir. Tevazu, herkese hakkını ver­mektir. Tevazu insanların önünde alçalmak değil, herkese güzel muamele ile İlâhî huzurda yükselmektir. Tevazu, kal­bin samimi, dilin tatlı, yüzün yumuşak, davranışın ihlâslı, işlerin dengeli olmasıdır. Bunlara kısaca güzel ahlâk denir. Yüce Allah’a itaat eden tevazu göstermiş, isyan eden kibirlenmiş olur.

 

Tevazu halka şirin gözükmek için değil, Hakk’a sevil­mek için yapılır. Tevazu, kullukta nefisini kusurlu, başkalarını mazur görme ahlâkıdır. Tevazu, kibri kırmak ve kalpten bencilliği atıp yerine “biz” şuurunu yerleştirmektir.

 

Tevazu, karşısındaki insandan korkarak boyun bük­mek veya ondan bir şey ümit ederek yağcılık etmek değil­dir. Tevazu, kesinlikle miskinlik, pintilik, tembellik, korkaklık ve dalkavukluktan ayrı bir şeydir. Tevazu, herkesin imanı ve irfanı kadar sahip olacağı şerefli bir ahlâktır. Tevazu içiy­le ve dışıyla samimiyet ister. Samimiyet olmazsa tevazu zillete dönüşür.

 

Bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, hiç kimsenin kimseye karşı övünmeyeceği ve hiç kimsenin başka bir kimseye zulüm yapmayacağı bir şekilde mütevazı olmanızı bana vahyetti."

 

Bir diğer hadiste ise şöyle buyurmuştur: "Kim Allah için tevazu gösterir alçak gönüllü olursa, Allah onu en yüksek derecelere yükseltir. Kim de Allah 'a (ve emirlerine) karşı kibirlenirse, Allah onu hayvanlardan daha aşağı bir dereceye indirir. Sizden biri, bir kaya oyuğu içinde kimsenin görmediği bir amel işlese, Allah onu ortaya çıkarır."

 

Başka bir hadis-i şerifte Rasül-i Ekrem (s.a.v), şöyle buyurur: “Şu dört hasleti Allah Teala (c.c) sadece sevdiği kişilere verir:

 

1. İbadetin başı olan sükût!

2. Allah’a tevekkül!

3. Tevazu sahibi olmak!

4. Dünyanın geçici nimetlerinden vazgeçmek!”

 

Yine Rasülullah (s.a.v) buyurur ki: “Ümmetimden mütevazı kişileri gördüğünüzde, siz de onlara karşı tevazu gösterin. Kibirlilerle karşılaştığınızda ise siz de onlara kibir gösterin; bu tutum onları hor ve küçük duruma düşürür!”

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kim zengine zenginliğinden dolayı tevazu gösterirse, dininin üçte ikisi gitmiş demektir"

 

Fudayl b. İyâz (rh.a), tevazunun ne olduğu sorulduğunda şöyle demiştir: "Tevazu, ister câhilden ister çocuktan olsun, hakkı duyduğun vakit, ona boyun büküp onu kabul etmendir."

 

İmam Kuşeyrî (k.s) ise, "Tevazu, Allah Teâlâ'ya teslim olmak ve O'nun hükmüne itirazdan vazgeçmektir" diye tarif etmiştir.

 

Hamdûn el-Kassâr (k.s) tevazuyu şöyle tarif eder: "Tevazu, her iki cihanda kimseyi kendine muhtaç bilmemektir."

 

Cüneyd-i Bağdâdî'ye (k.s) göre tevazu, şefkat ve merhamet kanatlarını mahlûklar üzerine germek ve herkese yumuşak davranmaktır.

 

İbnü'l-Mübârek'e (k.s), "Tevazu nedir?" diye sorulduğu zaman şöyle demiştir:

"Haksız yere büyüklük taslayanlara karşı büyüklük taslamaktır”

 

Üç Şey Çok Hoşuma Gitti

 

İbrahim b. Edhem demiştir ki: “İslâmiyet’e tam olarak yöneldiğim günden sonraki hayatımda şu üç şeye çok sevindim.

 

Bir defasında bir gemiye binmiştim. Gemide insanları güldüren bir kimse vardı. Benim saçlarımdan tuttu ve: ‘Biz, Türk diyarında bir kâfiri işte böyle yakalıyorduk’ diyerek saçımı çekiyor ve başımı sallıyordu. Ben buna seviniyordum; çünkü onun güzünde gemide benden daha hakir (aşağılık) bir kimse yoktu.

 

İkinci olay şudur: Bir defasında hastalanmış, mescidde yatıyordum. Müezzin içeri girdi, beni öyle uzanmış yatarken görünce: ‘Dışarı çık!’ dedi. Benim çıkacak takatim yoktu. Ayağımdan tutup sürüyerek mescidin dışına çıkardı.

 

Üçüncü olayım şudur: Şam’da idim. Üzerimde bir kürk vardı İbadetle meşguliyetimden temizlenme fırsatım olmamıştı. Bir ara kürke baktım, üzerindeki bitin çokluğundan kürkü tanıyamadım Bir zamanlar saraylarda üzerine toz kondurmayan nefsimin yaşadığı bu manzara beni çok sevindirdi.”

 

Gerçek Tevazu

 

Tevazu ehline göre gerçek tevazu, nefsi gerçekten zillet içinde bırakmaktır. Gerçek zillet ise onun insanlar içindeki itibarını düşürmektir. Fakat bunun gerçekleşmesi, kulun sıfat olarak nefsini zelil bir halde tutmasıdır; yoksa kasıtlı olarak kendini halk yanında zelil edip ayağa düşürmek değildir.

 

Bir insanın gerçek tevazuyu elde etmesinin alâmeti, biri kendisini ayıplayıp kınadığında kızmaması, biri kendisini kötüleyip hakkında büyük günah işledi diye iftira yaptığında bile, bu kınanmayı nefsi için kötü görmemesidir.

 

Kim bir yerde horlandığı zaman içinde bir eziklik hissederse onun tevazusu yapmacıktır. Kim tevazu gösterdiğinde, tevazusuna ve nefsini aşağılamasına bakıp övünürse bu kimsenin işi de sakattır. Bu, o kimsenin içinde hâlâ kendini beğenme hissini taşıdığını gösterir. Bu kimse, başkasının kınamasını hoş görmeyip kızdığı gibi, biri onu övünce de sevinir.

 

Büyüklerden Muhammed b. Semmâk (rh.a.) şöyle demiştir: "Tevazunun en üstünü, kendini hiç kimseden üstün görmemen, bilakis herkesi kendinden daha faziletli bilip samimi bir şekilde ve kalben, gördüğün her akranını kendine tercih etmen, onun hayır dualarını beklemen, onun duaları bereketiyle Allah Teâlâ'nın senin üzerinden belâları savuşturacağını ummandır. İşte en büyük alçak gönüllülük budur."

 

Hasan-ı Basrî de (k.s) şöyle demiştir: "Tevazunun bir şartı da şudur: Kim olursa olsun, evden çıktığı zaman gördüğü her şahsı kendisinden faziletli bilecek."

 

İmam Gazâlî (k.s) şöyle demiştir: "İnsanları iki fırka halinde düşünmeli; bir fırkayı kendisinden üstün, diğer fırkadan da kendini fena görerek her iki fırkaya da tevazu göstermeli. Kendisinden daha iyi olanlarla karşılaştığı zaman, buna sevinmeli ve onlar gibi olmayı temenni etmeli; kendinden daha kötü olanları gördüğünde, 'Belli olmaz, belki Allah Teâlâ bunları bağışlar da ben helâk olurum' diye düşünmeli, her halinde neticeden korkmalıdır. 'Belki bu adamın gizli iyilikleri var. Cenâb-ı Hakk'ın kendisinden memnun olacağı ve benim bilemeyeceğim iyi tavır ve davranışları olabilir' demelidir."

 

Tevazunun Fazileti

 

Tevazu, herkes tarafından sevilen yüce bir haslet olup sahibini yüce Allah'a, cennete ve insanlara yaklaştırır. Şeytandan ve cehennemden ise uzaklaştırır. Nitekim iblis, Allah'ın emirleri karşısında kibirlenmeyi bırakmadığından ve tevazuya yanaşmayı gururuna yedirmediğinden gerek o gerekse arkasından gidenler ebediyen rahmetten mahrum kalacaklardır.

 

Allah, sevdiklerini, dostlarına karşı alçak gönüllü, düşmanlarına karşı onurlu kimseler olarak tanıtmıştır. Çünkü o sevdiklerini en güzel sıfatlarla nitelendirir. Mümin tevazu sahibi olmalıdır. Bu, mümin için büyük fazilettir.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:

 

"Allah Teâlâ tevazu gösteren kimsenin muhakkak şerefini artırır."

 

"Herkesin başına bağlı bir ip vardır, onu tutan iki melek elinde tutar. Kul tevazu gösterince, meleklere, 'Onu yükseltin, ipini yukarı çekin' denir. Kibir gösterip kendisi beğenince meleklere, 'Onu alçaltın, başını aşağı indirin' denir."

 

"Dinine bir noksanlık getirmeden tevazu gösteren kimseye müjdeler olsun. Dilenmeksizin nefsini zelil eden kimseye müjdeler olsun. Helâl yoldan kazandığı malı hayırlarda harcayan kimseye müjdeler olsun. Zelil ve miskin kimselere acıyan merhamet sahiplerine müjdeler olsun. İlim ve hikmet sahiplerine karışıp onlardan istifade eden kimselere müjdeler olsun."

 

Büyüklerin Tevazu il İlgili Sözleri

 

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Kul, Allah için tevazu gösterdiği zaman, Allah Teâlâ onun hikmetini artırır ve derecesine yükseltir."

 

Urve b. Zübeyr (r.a.) şöyle diyordu: "Size gerekli olan tevazudur. Çünkü tevazu büyük bir nimettir ve bu nimetten dolayı kimse sana haset etmez."

 

Velîler taifesinin imamlarından Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) şöyle demiştir: "Bir kimsede hilim, tevazu, cömertlik ve güzel ahlâk bulunursa bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebep olur. Bunlar imanın kemalidir."

 

Lokman (a.s), "Her şeyin bir bineği vardır; amelin (ilâhî huzura yükselmesini temin edecek) bineği de tevazudur" demiştir.

 

Hz. Ali (r.a.) der ki: "Üç şey tevazunun temelidir: Karşılaştığın her mümine selâm vermen, girdiğin bir mecliste yer seçmemen ve bulduğun yere razı olup oradakilere hoşgörüyle bakman, ibadetini riya ile yapmaman.”

 

Yusuf b. Esbât (r.a.) der ki: "Az bir şekilde şüpheli olan şeylerden sakınmak, çok amel etmekten; az bir tevazu sahibi olmak, nefsin istemediği birçok ibadeti yapmaktan daha sevaptır."

 

Zünnûn-i Misrî (k.s) diyor ki: "Üç şey tevazunun özelliklerindendir:

 

1. Ayıbını bilince nefsini küçültmek.

2. Tevhid inancından dolayı her mümini yüceltmek.

3. Kimden gelirse gelsin hak ve güzel olanı kabul etmek."

 

 

 

Ben de Allah'ın Kuluyum

 

Hasan-ı Basrî hazretleri, bir gün çarşıya çıkmış ve bir dükkâna uğramıştı. O esnada adamın biri gelmiş, çarşının tam orta yerinde elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya başlamıştı. Hasan-ı Basrî hazretleri de adamın bu gururlu ve kibirli haline bakmış ve,

 

"Bu adam da kim böyle, elini kolunu sallaya sallaya kabadayı gibi dolaşıyor?" diye sormuş. Esnaf şöyle demiş:

 

"Bu kişi, padişahın hizmetçisidir. Onun için böyle yürüyor." Hasan-ı Basrî hazretleri,

 

"Öyleyse ben de padişahlar padişahı olan yüce Allah'ın kuluyum" diyerek çarşının içinde o adamdan daha gösterişli bir şekilde yürümeye başlamış.

 

Tevazu Ne İle Elde Edilir?

 

Ariflerden Hakîm-i Tirmizî (k.s) der ki: "Tevazu, şu beş şeyi iyi yapmakla hâsıl olur ve elde edilir:

 

Birincisi, başlangıçta hangi şeyden yaratıldığını hatırlamak.

 

İkincisi, dünyaya geldikten sonra, muhtaç bir varlık olarak yaşadığını düşünmek.

 

Üçüncüsü, dünyada sayılı ömrünü tükettikten sonra, kokuşan bir leş ve sonra da toprak olacağını hatırlamak.

 

Dördüncüsü, zayıf ve âciz olduğunu, başına gelen en ufak bir sıkıntıdan kurtulmaya bile güç yetiremediğini düşünmek.

 

Beşincisi, Resûlullah'ın (s.a.v), 'Başlangıcı nutfe (meni), ortası, irin, kan, bevl (idrar) ve gaita, sonu kabrinde leştir.’  hadis-i şerifini hatırlamak."

 

Ebû Hafs Haddâd en-Nîşâbûrî (k.s) der ki: "Gönlünde tevazunun bulunmasını isteyen bir kimsenin, sâlihlerin sohbetine katılması ve onlara hizmetten ayrılmaması lâzım gelir."

 

Ben de Kendimi Tanıtayım

 

Selmân-ı Fârisî (r.a) kendi eliyle sepet örerdi, ördüğü bu sepetleri satarak geçimini sağlardı. Kazandığı para ile et ve balık alır, onları pişirir, sofrayı kurar, ardından da bu sofraya cüzamlı hastaları davet ederdi. Onlarla aynı sofrayı paylaşırdı.

 

Bir defasında Kureyşli’nin biri kendini öve öve tanıtınca Selmân Fârisî ona şöyle dedi:

 

"Ben de kendimi tanıtayım. Kokmuş sudan yaratıldım, ölünce kokuşmuş bir et parçası olacağım. Sonra hesapların görüleceği bir güne gideceğim, orada hesap vereceğim. Eğer hesabım görülürken terazinin kefelerinde iyiliklerim ağır gelirse işte o zaman asıl üstünlük benim olacak. O gün övünmek benim hakkım. Ama kötülüklerim çok olur, terazinin diğer kefesini doldurursa nasıl övüneyim? Kötülerin en kötüsü ben olurum."

 

Hz. Peygamber’in (s.a.v) Yüksek Tevazuu

 

Allah Teâlâ (c.c) Peygamber Efendimiz’e (s.a.v): "(Ey Muhammed) müminlerden sana uyanlara kanadını indir (şefkat ve merhamet göster)" buyurmuştur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v), Allah'ın bu emrine uyduğu için inananlar onun etrafını yıkılmaz bir duvar gibi sarmışlardı. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'de hatırlatılmakta ve şöyle buyrulmaktadır:

 

"(Ey Muhammed) sen sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın (onlara şefkat ve merhamet gösterdin). Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için Allah'tan mağfiret dile. (Yapacağın) işlerde onlara da danış. Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever."

 

Hz. Peygamber (s.a.v) bu âyetlerin canlı örneği idi. O hiç kimsede bulunmayacak bir tevazuya sahipti. Ev işlerini kendisi yapar, elbisesini kendi eliyle yamar, odasını kendisi süpürürdü. Çarşı pazara gider, ihtiyaçlarını alırdı. Ziyaretine gelenlere ikramda bulunur, konuklarını kendisi ağırlardı. Ashabtan farklı giyinmezdi. Bu yüzden ashabı ile birlikte otururken gelen bir yabancı, "Hanginiz Muhammed?" diye sorma ihtiyacını duyardı. Fakir ve zengin ayrımı yapmadan herkesin evine gider, onların hatırını sorardı.

 

Bir gün adamın biri ziyaretine gelmişti. Bir peygamberin huzurunda olduğunu duyarak heyecanlanmış ve titremeye başlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.v) ona yaklaşmış ve,

 

"Korkma! Ben hükümdar değilim. Ben ancak kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum" diyerek adamın sakinleşmesini sağlamıştır.

 

Hz. Peygamber (s.a.v) kendisini hiç bir peygamberden üstün görmez, böyle bir ayrım yapanları da hoş karşılamazdı.

 

EbûHüreyre(r.a) anlatıyor: Bir defasında bir yahudi malını satarken, "Hz. Musa'yı (a.s) bütün insanlar üzerine üstün kılan Allah'a yemin ederim ki..." dedi. Bunu işiten ensardan bir zat, yahudinin yüzüne bir tokat vurdu ve,

 

Hz. Peygamber (s.a.v) aramızda olduğu halde sen, ‘Hz. Musa'yı (a.s) insanlar üzerine üstün kılan Allah'a’ diye nasıl yemin edersin? dedi. Yahudi, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gitti ve künyesiyle hitap ederek,

 

"Ey Ebü'l-Kasım, benim zimmetim ve ahdim vardır. Böyle iken filan adam yüzüme tokat vurdu" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) o zatı çağırdı ve sordu:

 

"Onun yüzüne niye tokat attın?" O zat şu cevabı verdi:

 

"Ey Allah'ın Resûlü, sen aramızda olduğun halde bu yahudi, 'Hz. Musa'yı (a.s) insanlar üzerine seçkin kılan Allah'a yemin ederim' dedi." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) kızdı, hatta kızgınlığı yüzünden anlaşıldı. Sonra da,

"Peygamberler arasında üstünlük farkı yapmayın" buyurdu.

 

İbn Abbas (r.a) anlatıyor: “Cibril (a.s) Resulullah (s.a.v) Efendimizle beraber oturuyorlardı. O anda gökten bir melek indi. Cibril (a.s):

 

- Bu melek yaratıldığı günden beri ilk defa yeryüzüne iniyor, dedi.

 

Melek, Resulullah (s.a.v) Efendimiz’in huzuruna gelerek:

- Ey Muhammed! AllahTeala seni, fakir bir kul hâlinde peygamberlik yapmakla, zengin bir sultan olarak peygamberlik yapmak arasında serbest bıraktı. Hangisini istersen onu sana verecek, dedi.

 

Resulullah (s.a.v) ne yapacağını danışır gibi Cibril’e baktı. O da :

- Rabbin için tevazû göster, diye işaret etti. Efendimiz (s.a.v) de:

 

-Ben fakir bir kul hâlinde peygamber olmak istiyorum, diye fakirliği tercih etti.

 

O günden itibaren Resulullah (s.a.v) Efendimiz Rabbine kavuşuncaya kadar bir yere yaslanarak yemek yemedi. Devamlı fakir kulların edebi içinde yaşadı."

 

Resulullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah Teala bana, Mekke vadisini altın olarak arz etti, ben:

 

- Ya Rabbi öyle zenginlik istemiyorum. Ben bir gün tok, bir gün aç olayım. Aç olduğum gün sana yalvarır, zikrederim. Tok olduğum gün de sana şükür ve hamd ederim, dedim."

 

Ümmü Seleme (r.ah) vâlidemiz de şöyle anlatır: “Rasulullah (s.a.v) içi hurma liflerinden doldurulmuş bir yastık üzerinde uyurdu. Hatta bir keresinde uyandığında, yastığın sertliği saadetli vücudunda iz bırakmıştı. Bu hâli görünce ağladım, Resulullah (s.a.v):

 

- Ey Ümmü Seleme, seni ağlatan nedir? diye sordu. Ben :

 

- Şu yastığın bıraktığı ize ve hâlinize ağlıyorum, dedim. Efendimiz (s.a.v):

 

- Ağlama! Eğer ben şu dağların benimle birlikte altın olarak yürümesini isteseydim, muhakkak yürürdü, buyurdu.

 

Bir gün Rasülullah (s.a.v) bir kısım Sahabe-i kiram ile birlikte evinde yemek yiyordu. Kapıya bir dilenci geldi, insanların tiksindiği bir hastalığı vardı. Kendisine izin verildi ve onu dizinin dibine oturttu ve ona “Buyur ye!” dedi. Fakat Kureyş’ten biri ondan iğrenir gibi oldu. 0 kişi aynı tiksindirici hastalığa yakalanmadan vefat etmedi.

 

Ebû Seleme, Ebû Saîd el-Hudrî'ye,

 

"Şu insanların icat ettikleri elbise, yemek içmek ve binitlere ne dersin?" diye sordu. Ebû Saîd (r.a.),

 

"Yeğenim, Allah için ye, iç, giy. Şayet bunlara kendini beğenme, övünme, gösteriş ve israf karışırsa, işte günah olan budur. Ev işlerinde de Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) yaptığı gibi yap. O, devesini bağlar, ona yiyecek verir, evini süpürür, tanzim eder, koyun sağar, ayakkabı tamir eder ve elbiseni yamardı. Hizmetçisi ile yer, ona yemek hazırlar, pazardan malzeme alır, eve getirirdi. Zengin ve fakir ile sohbet eder, küçük büyük ayrım yapmazdı. Siyah beyaz, hür köle farkı gözetmeden müslüman olan -küçük olsun büyük olsun- karşılaştığı herkesten önce selâm verirdi. Evinden çıkış ve eve girişlerde ayrı ayrı elbise giymez, davete gitmek için özel olarak süslenmezdi. Her zaman hali güzel ve temizdi. Sadece hurma da olsa davet edildiği şeyi küçümsemezdi. Sabah için akşamdan, akşam için sabahtan yiyecek hazırlamazdı. Geçimi kolay, ahlâkı yumuşak, tabiatı hoş, geçimli, güler yüzlü, mütebessim çehreli, asık surata varmayan mahzun duruşlu, sertliğe varmayan ağır başlı idi. Zillete düşmeyen tevazuya, israfa varmayan cömertliğe sahipti. Yakınlarına ve bütün müslümanlara karşı merhametli ve yumuşak kalpliydi. Daima önüne bakarak yürürdü. Hiçbir vakit midesini tamamen doldurmaz, yiyeceğe elini hırs ve tamahla uzatmazdı."

 

Ebû Seleme (r.a.) diyor ki: "Hz. Âişe'ye gittim. Resûl-i Ekrem'in zühdü hakkında Ebû Saîd'in anlattıklarını naklettim. Hz. Âişe,

 

"Ebû Saîd bir santim yanılmadı, belki biraz da kısa anlattı. Zira o sana, onun hiç yemekten doymadığını, bundan hiç kimseye şikâyet etmediğini, aç yattığı halde yiyecek bulamayınca oruca niyet ettiğini, fakirliğin zenginlikten kendisi için daha sevimli olduğunu, isteseydi dünyanın şarkına ve garbına mâlik olabileceğini anlatmadı. Çok defa çektiği açlığa dayanamayarak kendim ağlar, elimle karnını sıvazlardım ve kendisine, 'Ne olur, hiç olmazsa, yetecek kadar dünyalık temin etsen olmaz mı?' dediğimde, 'Peygamber olan kardeşlerim benden çok daha büyük eziyetler çekmişler. Onlar, o halleriyle Rablerine ulaştı ve yüksek mevkiler elde ettiler. Ben dünyada refaha ulaşıp âhirette onlardan düşük mevkide kalmaktan utanırım. Ebedi hayatta mesut olmak için şurada birkaç gün sıkıntı çekerim. Bütün gayem ve emelim, kardeşlerime vasıl olmam, ulaşmamdır' dedi."

 

Hz. Âişe şöyle devam etmiştir: "Bu konuşmaya müteakip bir hafta geçmeden ebediyete intikal etmiştir."

 

İbn ishak, Hz. Ebû Bekir'in oğlu Abdullah'ın şöyle dediğini nakleder: "Resûlullah (s.a.v) Mekke fethinde Allah'ın kendisine ikramda bulunup yücelttiğini görünce, tevazuundan dolayı başını eğiyordu. O kadar ki neredeyse sakalı bineğinin sırtına değiyordu."

 

Hz. Enes (r.a.) nakleder: Bir adam Hz. Peygamber'e (s.a.v), "Ey Efendimiz ve Efendimizin oğlu!" diye hitap edince, "Böyle söylemeyiniz! Şeytan sizi hevâ ve hevese kaptırmasın. Ben sadece Abdullah'ın oğlu Muhammed ve Allah'ın Resûlüyüm" diye cevap verdi .

 

Ebû Galib anlatıyor: “Ebû Üsâme'den (r.a.): "Bize, Peygamberimizden duyduğun bir hadisi naklet." diye ricada bulunduk. Şu karşılığı verdi:

 

Enes (r.a.) diyor ki: "Resûlullah (s.a.v.) çok zikir ederdi. Pek az şaka yapardı. Merkebe biner, kaba yünden mamul giysiler giyer, kölelerin davetlerine gider, hastaları ziyâret eder, cenazelerde bulunurdu. Sen onu Hayber'in fethedildiği gün yuları hurma liflerinden olan merkebin sırtında bir görmeliydin!"

 

Abdullah b. Abbâs (r.a.), rivâyete göre şöyle demiştir: "Peygamber Efendimiz yere oturur, yerde yemek yer, davarları sağar, bir kölenin arpa ekmeği yemek için yaptığı davetine giderdi."

 

Enes (r.a.) diyor ki: "Peygamberimiz arpa ekmeği ile katık olarak kokmuş kuyruk veya içyağı yemeye davet edilirdi. Yapılan davete icâbet buyururdu. Zırhını bir yahûdiye rehin vermişti, Ölünceye kadar zırhını kurtaracak mâli imkân bulamamıştı."

 

Ömer b. Hattâb (r.a.) anlatıyor: "Adamın biri Peygamber'e (s.a.v.) üç kere seslenmiş, Resûlullah da adama her seslenişinde: ‘Buyur, buyur!’ diye mukabelede bulunmuştu."

 

Resûlullah'ın. Kendisine Farklı Muamele Yapılmasını İstememesi

 

Abdullah b. Cübeyr el-Hüzai (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Peygamberimiz, Sahâbelerinden bir grupla yolda yürürken birisi bir örtü ile Allah Resûlü'nü güneşten korumak istedi. Resûlullah (s.a.v.) örtünün gölgesini görünce başını kaldırdı, baktı ki bir çarşafla gölgelik yapılmış. Adama: ‘Bırak!’ dedi. Çarşafı alıp yere koydu ve: ‘Ben de sizin gibi bir insanım!” buyurdu.’”

 

Abdullah b. Abbâs'dan rivâyete göre (babası) Abbâs şöyle demiş: Peygamberimizin aramızda daha ne kadar kalacağını bilmiyordum. Bunun için kendisine:

 

-  Yâ Resûlâllah, gölgesinde istirahat buyuracağın bir çardak edinsen! dedim.

 

Şu karşılığı verdi:

-  Yoo! Allah beni onların içinden alıp istirahata kavuşturuncaya kadar aralarında duracağım. Varsın ökçelerime bassınlar, elbisemi çeksinler.

 

İkrime'den (r.a.) rivâyete göre Peygamberimizin amcası Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: “Resûlullah'ın aramızda daha ne kadar kalacağını öğrenmek istemiş, bu maksatla:

 

-  Yâ Resûlâllah, görüyorum ki halk seni rahatsız ediyor, çıkardıkları tozlarından rahatsız oluyorsun. Kendin için bir taht edinip orada otursan, halka oradan konuşsan, dedim.

 

Resûlullah:

- Hayır! Allah beni içlerinden alıp huzura kavuşturuncaya kadar aralarında duracağım, varsın ökçelerime bassınlar, elbisemi çeksinler! buyurdu.

 

O zaman anladım ki aramızda pek az kalacak”

 

Peygamberimizin Tevazuu İle Alâkalı Diğer Bazı Rivayetler

 

Abbâs oğlu Abdullah (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.v.) ne abdest suyunu ne de vereceği sadakasını kimseye yük ederdi. Abdest suyunu hazırlar, sadakasını bizzat verirdi”

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: «Hastaydım, Resûlullah ziyâretime gelmişti. Ne katıra, ne de ata binmiş (yürüyerek gelmiş) ti.”

 

Enes (r.a.) diyor ki: “Resûlullah, sırtına dört dirhem bile etmeyen kadife parçasıyla kaplı eski bir semer vurulmuş bir hayvana binerek haccetti ve: ‘Allah'ım, bu haccı, içinde hiç bir riyâ ve süm'a (duysunlar, desinler) olmayan bir hacc kıl,’ diye duâ buyurdu”

 

Köpüklü mü Sağayım, Köpüksüz mü?

 

Hz. Ebû Bekir (r.a.), önceleri ticaretle uğraşıyor, çarşıya inip alışveriş yapıyordu. Ayrıca koyun sürüsü vardı ve zaman zaman onlarla meşgul oluyordu. Bazen mahallesindeki yardıma muhtaç kimselerin koyunlarını sağıyordu. Halife olup kendisine biat edildiği zaman, daha önce koyunlarını sağdığı bir ailenin kızı,

"Artık bundan sonra koyunlarımız sağılmaz!" diyerek hayıflandı. Kızın sesini işiten Hz. Ebû Bekir (r.a.),

 

"Hayır, vallahi davarlarınızı sağmaya devam edeceğim. Üzerime aldığım bu işin daha önceki ahlâkımı değiştirmeyeceğini ümit ediyorum" diye kızı teselli etti ve halife iken de mahallenin koyunlarını sağmaya devam etti. Hatta bazen koyunlarını sağdığı kimselere,

 

"Nasıl istersiniz, sütü köpüklü mü sağayım, köpüksüz mü olsun?" diye sorar, onlar nasıl isterse öyle sağardı. Daha sonra bulunduğu mahalleden Medine'nin merkezine taşındı. Ticaret işiyle halifeliğin beraber yürümediğini görünce, ticareti bıraktı, bütün vaktini müslümanların hizmet ve idaresine ayırdı. Devlet hazinesinden kendisine ve ailesine yetecek miktar maaş bağladı.

 

Vefat edeceği sırada, elinde biriken bütün malını devlet hazinesine geri teslim etti. Üzerinde müslümanların mallarından hiçbir şey kalmasın dedi. Bu duruma şahit olan Hz. Ömer (r.a.), "Ebû Bekir peşinden gelenlerin işini zorlaştırdı, onun gibi kim yapabilir?" dedi.

 

İzzet İslâm'dadır.

 

Hz. Ömer (r.a.) Şam'a gelince, Ebû Ubeyde b. Cerrâh hazretleri, emrinde olanlarla birlikte onu karşıladı. Halife Ömer devesinden indi. Yerine kölesini bindirdi. Çünkü kölesi ile nöbetleşe biniyorlardı. O saat, binme sırası köleye gelmişti. Kendisi yuları tuttu, su kenarından geçerken mestlerini çıkardı. Ayaklarını suya soktu. Şam ordusunun kumandanı olan Ebû Ubeyde,

 

"Yâ halife! Böyle ne yapıyorsun? Bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, müslümanların halifesini görmek için toplandılar. Sana bakıyorlar. Bu yaptığını beğenmeyecekler" deyince Hz. Ömer,

 

"Yâ Ebû Ubeyde! Senin bu sözün, burada toplananlar için çok zararlıdır. İşitenler insanın şerefini, vasıtaya binmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Şerefin, müslüman olmakta ve ibadet yapmakla olduğunu anlamayacaklar. Bizler bir zamanlar düşük insanlardık. Allah Teâlâ müslüman yapmakla bizleri şereflendirdi. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bu lezzetten, bu şereften başka şeref ararsak, Hak Teâlâ yine bizi zelil eder, her şeyden aşağı eder. İzzet İslâm'dadır. İslâm'ın ahkâmına uyan aziz olur. Bu ahkâmı beğenmeyip izzeti, huzuru, saadeti başka şeylerde arayan zelil olur" dedi. 

 

Nefsim gururlandı

 

Urve b. Zübeyr'in (r.a.) rivayetine göre Ömer b. Hattâb hazretlerini, omzunda bir kırba su taşırken gördüm. Kendisine, "Ey müminlerin emîri, bu sana yakışmıyor” demem üzerine bana şu karşılığı verdi: "Heyetler, emîr dinleyip itaat ederek bana geldiklerinde nefsimi gururlandı. O gururu kırmak için böyle yaptım."

 

Bende bir ayıp var mı?

 

Ahmed er-Rifâî hazretleri bir gün talebelerine,

"İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin" dedi. Müridlerden biri,

 

"Efendim, sizde büyük bir ayıp var" diye cevap verdi. Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütevazı insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:

 

"Söyle kardeşim, o ayıbım nedir?" Talebe gözleri dolu dolu,

 

"Bizim gibilerin size talebe olması" dedi. Bu sözler gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed er-Rifâî hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece,

 

"Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım" diyebildi.

 

Şuayb b. Harb anlatır: "Kâbe'yi tavaf yaparken, biri dirseğiyle beni dürttü. Baktım ki Fudayl b. İyâz. Bana, 'Ey Ebû Sâlih! Eğer şu hac mevsiminde bu insanların içinde senden ve benden daha kötü bir insanın bulunduğunu düşünüyorsan, ne kadar kötü düşünüyorsun' dedi."

 

Kibir (Büyüklenmek)

 

Kibir, insanın kendisinin, başkalarından daha büyük olduğunu düşünmesidir. Tekebbür ise bu düşünceyi hâl ve hareketleriyle ortaya koymasıdır. Halbuki büyüklüğü ile övünmek ancak Allah Teâlâ'ya yakışır. Mahlukattan kim bunu iddia ederse, yalancı ve perişan olur.

 

Kibir, kendini beğenmeden doğar. Kendini beğenmek ise, bütün güzelliklerin hakiki kaynak ve yerini bilmemekten kaynaklanır. Cehalet de, gerçek insanlıktan uzaklaşmaktır. Allah Teâlâ şu sözleriyle kibrin ne kadar büyük bir günah olduğunu beyan etmiştir:  "Allah, kibredenleri katiyyen sevmez." "Kibredip büyüklük taslayanların yeri Cehennem değil mi?"

 

Bir hadis-i kudside kullar şöyle uyarılır: "Büyüklük benim ridam, ululuk izârımdır. Kim bu ikisinden biriyle benimle çekişmeye (yarışa) girerse, onu helak ederim. Onu Cehenneme atarım."

 

Allah Teâlâ, insanı taşkınlığından vazgeçirip kibirlenmesine mani olmak için şöyle buyurmuştur:

 

"Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin"

 

"Şimdi insan baksın (düşünsün), neden yaratıldı? O, belden atılan bir pis sudan (meniden) yaratıldı!”

 

Sufilerden birisi, kibir içinde çalım atan birisine: "Başlangıcın belden atılmış bir meni, sonun ise kokmuş bir leştir. Sen ise, ikisi arasında pislik taşıyıcısın," diyerek, kibrin anlamsızlığını belirtmiştir. Şâir de bu manayı şöyle nazma getirmiştir:

 

Nasıl kibirlenir o kimse ki, içindeki pisliği, Hep onunla bulunur, sanki sevgilisi gibi.

 

Kalpten tevazu gidip yerine kibir yerleşince, onun eseri vücuttaki bazı organlarda görülmeye başlar. Çünkü bir kapta ne varsa dışarıya o sızar. Kibir bazen boynun kasılması, bazen de yüzün kırışıp insanların küçük görülmesi şeklinde ortaya çıkar.

 

 

Sufilerden birisi demiştir ki: "Kibreden kimse, nefsinin düşüklüğünü göstermiş, tevazu eden ise, tabiatının şerefini ortaya koymuş olur."

 

En Büyük Kalp Hastalığı: Kibir

 

Fakih Ebü'l-Leys Semerkandî (r.a) der ki: Ka'b Ahbâr'dan (r.a) senedleriyle bize kadar ulaştığına göre o demiştir ki: "Kibirli kimseler kıyamet günü zerre büyüklüğünde insanlar halinde getirilir. Zillet her cihetten onları kuşatır. Sonra cehenneme sürüklenerek götürülürler. Orada kendilerine cehennem halkının bedenlerinden çıkan sular içirilir."

 

Ebû Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Üç kişi vardır ki, kıyamet günü Allah (c.c) onlarla konuşmaz ve rahmet nazarıyla da bakmaz! Onlar için acıklı, elim bir azap vardır:

 

1. Zinakâr ihtiyar.

2. Yalancı başkan.

3. Kibirli fakir."

 

Cehenneme İlk Önce Girecek Olanlar

 

Fakih Ebü'l-Leys (r.a) der ki: Senedleriyle bize Ebû Hüreyre'den (r.a) ulaşan bir hadis-i şerifte Nebiyyi Zîşan (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Bana, cennete girecek ilk üç kişi ile cehenneme girecek ilk üç kişi gösterildi. Cennete girecek ilk üç kişi: Şehid, köle olması Rabbine ibadet etmesine engel olmayan kişi, çoluk-çocuk sahibi zayıf, darda kalmış fakir. Cehenneme ilk önce girecek ilk üç kişi ise şunlardır: Ona buna musallat olan, zulmeden yönetici, malı mülkü olmasına rağmen zekâtını vermeyen zengin, kibirlenen fakir."

 

Allah'ın En Fazla Buğzettiği Kimseler

 

 

Fakih Ebü'l-Leys (r.a) demiştir ki: Allah (c.c) üç grup insana buğzeder, fakat onlar arasında şu üçüne daha çok buğzeder:

 

1. Allah (c.c) günahkâr kişiye buğzeder, ancak yaşı ilerlemiş olduğu halde günah işlemeye devam edene daha fazla buğzeder.

 

2. Allah (c.c) cimriye buğzeder, ancak zengin olduğu halde cimrilik edene daha fazla buğzeder.

 

3. Allah (c.c) kibirlenenlere buğzeder, ancak fakir olduğu halde kibirlenenlere daha fazla buğzeder.

 

Kibrin Tarifi

 

Habîb b. Ebû Sâbit (rh.a), Yahyâ b. Cu'de'den [r.a] rivayet ediyor: Bir defasında Resûlullah (s.a.v), "Kalbinde zerre miskali kibir bulunan cennete giremez" buyurdu. Bunun üzerine bir adam, "Ey Allah'ın Resûlü! Benim elbisemin yeni ve temiz olması, ayakkabımın tokalı olması, kamçımın topuzlu olması hoşuma gidiyor. Bunlar da kibirden sayılır mı?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Allah güzeldir ve güzelliği sever. Allah (c.c) kuluna bir nimet verdiği zaman, o nimetin eserinin kulunda görünmesini ister. Zelil, hakir ve fakir gibi görünmeyi ise sevmez. Kibir ise Hakk'ı hiçe saymak ve insanları hakir görmektir."

 

Hasan-ı Basrî'nin (rh.a) rivayet ettiğine göre, Nebî (s.a.v) buyurmaktadır ki: "Oturup kendi ayakkabısını tamir eden, elbisesini yamayan, Allah için yüzünü secdeye koyan kimse kibirden uzak olur.

 

Kibrin en tehlikelisi şüphesiz Allah’a karşı kibirlenmektir. Kur’an-ı Kerim'de şeytandan sonra birçok kişi ve kavmin kibri sonucu helak oluşu anlatılır. Kimi ilmine güvenmiş, kimi servetine, kimi de kavmine güvenmiştir. Fakat bunlar hiçbirine fayda vermemiş, daha dünya sahnesinde helak olmuşlardır.

 

İnsanlara karşı kibirlenmek de insanı helake götürür. Cenab-ı Mevlâ, Musa (a.s)’a şöyle buyurmuştur: “Ben sadece azametim karşısında tevazu sahibi olan, mahlûkatıma karşı büyüklük taslamayan ve kalbinde sürekli korkumu taşıyanların namazını kabul ederim.”

 

Kibir Nasıl Bertaraf Edilir

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: "Bir kimse kıldan dokunmuş elbise giyse, yamalı ayakkabı ile gezse, eşeğine binse, koyununu kendi sağsa, ailesi ile birlikte oturup yemeğini yese, miskin ve düşkünlerle beraber olsa, şüphesiz Allah (c.c) kibri ondan kaldırıp atar."

 

Bir gün Musa (a.s) Rabbine münâcâtta bulunarak, "Ey Rabbim! Yarattıklarının arasında en çok kime buğzedersin?" diye sordu. Allah (c.c), "Ey Musa! En çok kibirlenenlere, kaba dilli olanlara, kibirden gözlerini kapatarak konuşan ve eli cimri olanlara buğzederım" diye vahyetti.

 

Yürüyüşte Bile Kibir Vardır

 

Mühelleb b. Ebû Sufra, Haccâc'ın komutanı idi. Bir gün Mutarrif b. Abdullah Şıhhîr (r.ha) yanından geçiyordu ve üzerindeki ipek kumaştan mamul cübbesi ile böbürlene böbürlene yürüyordu. Mutarrif ona,

 

- Ey Allah'ın kulu! Bu, Allah ve Resûlü'nün buğzettiği bir yürüyüştür, dedi. Muhalleb ona,

 

- Sen benim kim olduğumu biliyor musun? diye sordu. Mutarrif (rh.a) dedi ki:

 

- Evet, biliyorum, evvelin pis bir meni, sonun kokmuş bir leş, bu ikisi arasında da karnında pislik taşıyan birisin! Muhalleb onun bu sözünden sonra kibirlenerek yürümedi.

 

Hikmet ehli bir zat demiştir ki: "Müminin iftiharı Rabbiyle, izzeti de diniyledir. Münafığın iftiharı soyuyla, izzeti ise malıyladır."

 

Kibirlenene Kibir ile Karşılık Vermek

 

İbn Ömer'in (r.a) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Tevazu ehli insanlan gördüğünüzde siz de onlara karşı tevazuda bulunun. Kibirli insanları gördüğünüzde siz de onlara karşı kibirli olun. Çünkü bu davranış onlar için bir küçümseme ve zillet olur. Böyle yapmanızda sizin için sadaka sevabı vardır."

 

Rabbim bizlere gerçek manada tevazu sahibi ve alçak gönüllü olmayı nasip etsin. Büyüklenip kibirlenmekten hepimizi korusun. Bizleri Allah Resulü’nün (s.a.v) ahlakı ile ahlaklandırsın ve sırat-ı müstakimden ayırmasın. Amin…

 

 

 

 


 

 


ilan_images/1463380546_tevazu.jpg